Atatürk'le ilgili eşya ve anıları sergileyen bir sergide bir küçük ağaç düdük önünde mıhlanıp durmuştum.Bu, el yapması bir çocuk düdüğü idi.'Langaza çiftliğinde Mustafa Kemal'in çaldığı düdük' diye yazıyordu altında.Düşlerim beni alıp yıllarca önceye, 1886-1887 yıllarına, Makedonya'nın sert yeller yiyen eteklerine, bir küçük çiftliğe alıp götürmüştü. Bu çiftlik Langaza çiftliğiydi. Çelimsiz, ama kemikleri iri, sarışın bir çocuk, ayakları çıplak tarla kıyısında oturmuş, kendi kendine, bir ağaç düdüğe sert Makedonya havaları üflüyordu. Anasından gelme köylü yüzünde güneş yanığı bir kavrukluk vardı, bu kavrukluğuntam ortasında iki mavi göz dünyaya bir istem pınarıi bir tutku pınarı, bir başkaldırı pınarı gibi akıyordu.Birden düdüğü bir yana atıyor, oturduğu yerden doğruluyor, sıcak tarlanın kesekleri üzerinde yalnayak koşarak ekinlere dadanmış kargaları kovalıyordu. Bir karanlık sürünün ardından güneş taşları atıyordu.Sonra dönüp düdüğünü bıraktığı yere gidiyordu.Osmanlı imparatorluğunun Rumeli toprağında bir halk çocuğuydu:Babasız,yalnız,ateşli ve kend kendine yeten! Şimdi bir küçük çobanın yaşantısını yaşıyordu.Ama dünyaya başka gözlerle ,delici, araştırıcı, başkaldırıcı gözlerle bakıyordu.Köylü kanı deli deli kaynıyordu.'Bir okuyabilsem' . İsteği oldu. 11-12 yaşlarında Langaza çiftliğinin küçük köylüsü değildi, bir askeri okul öğrencisiydi.Makedonyalı Türk kanı, Osmanlılığın karışık, duruk kanını aşıyordu. Gözlerinde, yüreğinde, damarlarında devrimcilik dolanıyordu. Çok çabuk, karanlık sürülerin ardından, güneş taşları attığı o yalınayak günlerindeki gibi yurdundaki karanlığın ardına düştü.Manastır askeri okulunda daha, küçük köylü çocuğu, artık Makedonyalı ve Osmanlı değildi.Çok erken uyanmıştı: Türkiyeli idi, kendi kendine ana ulus kaynağı ile damarlarını bağlamıştı, kanını Osmanlılıktan temizlemiş, yepyeni düşüncelerin ardına düşmüştü.
Türkiye'yi, büyük devletlerin elinen - o utandırıcı denge politikasından ve padişahların kara baskısından ,zulmünden kurtarmak istiyordu. Tam bağımsızlığın aşığı idi.
Dıştan bakılınca, öğretimi ve eğitimi ile Osmanlı çocuğu idi. Kavgası içten içe idi. Osmanlılıktan kurtulmak istiyordu, bağımsız bir ulusun, bağımsız bir Türklüğün çocuğu olmak! Langaza çiftliğinden beri, o açık güneşi tattığından beri içinde bu ateşi talıyordu, halktan geliyordu halka varmak istiyordu. Yıllarca sonra Türklüğü bir kez daha Osmanlılıktan, bir kez daha savaş açtığı ümmetlikten kurtardığı bir gün,yeni türk harflerini Sarayburnunda halka bildirdiği gün, 8 ağustos 1928 günü kadehini ulusun sağlığına, şerefine kaldırıyor: 'Bu ulus utanmak için yaratılmış bir ulus değildir, övünmek için yaratılmış tarihini övünçlerle doldurmuş bir ulustur' diyordu. 'Bir ulusun, bir topluluğun yüzde onu okuma yazma bilir, yüzde sekseni bilmez, bundan insan olanlar utanmak gerektir' diyordu.
Halk adamı! En sevdiği deyim buydu.
Langaza düdüğünden özgürlüğün doğal türküünü üfler ve göğsündeki ateşi boşaltırken , halkın arasından, halkın toprağından çıkan halk adamını, halk önderini düşlüyordu. Seçme ve eleme kaynağı halktı.Ulusun doğal kaynağı! Kendisi gibi binlerce, yüz binlerce, milyonlarca Langazal çocuk, çoban ve türkücü, köylü ve yalınayak ışıltılı gözlerle eğitilmeyi, uyanmayı, Selanik ve Manastır okullarından Anadolunun okullarından geçerek, gerçek yeteneklerinin çiçeklenmesini, ulusun yaşantısına katılmayı, ulusun yaşantısını etkilemeyi özlüyorlardı. Halk olarak bu, onların en doğal hakkıydı.Neden ki, yaratıcı kaynak onlrdı. Halkın üste gelmediği bir toplum çürüyüp gidiyordu. Halk yüze çıkmadı mı, bir solucan yaşantısı güzelim toprağı örtüyordu.Halktan alarak beslenen bu vıcık vıcık solucan örtüsü toprağın gerçek yeşermesini, gerçek çiçeklenmesini önlüyordu. Sürüngenler ve sömürgenler toplumu:Büyük devletler karşısında eğitiliyorlar, ulusal bağımsızlığı veriyorlar, geri dönüp kendi uluslarını sömürüyorlardı
DEVAMI VAR.....



LinkBack URL
About LinkBacks




Alıntıyla Cevap Ver