“Manastırın ortasında var bir havuz” şarkısı
sizin için ne ifade eder bilmem,
ama bir zamanlar Çankaya Köşkü’nün piyanosuna
can veren kadın için bu şarkı
Çankaya Köşkü’nün ilk ev sahibesiydi
Kurtuluş Savaşı’nın gönüllü bir neferiydi.
Adını kimsecikler duymadı
Atatürk’ün yanında bir gölge gibi yaşadı,
Geride hiçbir iz bırakmadı
Atatürk; Baş Komutan Ulu Önder. Bir dünya adamı. Bir kurtarıcı. Çoğunuz Mustafa Kemal’i hep bir siyaset adamı olarak düşündünüz, düşünüyorsunuz da. Türkiye’yi kurtarmak için doğu benim, batı senin demeden gittiği her yerde yeni umutlar doğurdu. Hayatımızı kolaylaştırmak için canını ortaya koydu, bu savaş kumarının masasına, yalan dediğimiz şu dünyada. Ayaklanmalar, savaşlar, koşuşturmalar, imzalar, antlaşmalar… Atatürk hep karşımıza bir kahraman olarak çıktı. Hep devlet işleriyle uğraşırken, hep bir yerleri kurtarırken okuduk kitaplarda. Hiç düşünmedik duygusallığını. Hiç hayal etmedik farklılığını Atamızın. Peki ya hiç canlandırdınız mı? Atatürk’ü aşk anarken. Aynı bir gülün çiçek açmasına tanıklık etmek gibi. Şimdi size Fikriye’nin aşkı Atatürk’ü anlatmak istiyorum bir peri masalı misali. Bir an olsun Atatürk’ü politika adamı kıyafetinden çıkarın.
Fikriye, M. Kemal’in üvey amcasının kızıydı. Pek kimsesi yoktu. Moralıydı. M. Kemal’den 16 yaş küçüktü; bu yüzden ona “abi” derdi, ama Paşa’ya hayranlığı gözlerinden okunurdu. Zübey’de Hanım Fikriye’nin Paşa’ya hayranlığını anlamıştı ve bundan pek memnun değildi. Bu yüzden Fikriye’yi Mısırlı bir zenginle evlendirdi, ama Fikriye harem hayatına katlanamadı ve kaçtı. Ankara’ya haber yolladı, geleceğine dair. Atatürk de gelmesinde bir sakınca görmedi. Fikriye, Paşa’sına kavuşmuştu. Bu arada Ruşen Eşref’in hanımı Çankaya taraflarında bir bağ evinden söz etti… O kadar övdü ki; Paşa da merak etti. Yaveri Salih beyle Fikriye’nin bakmasını istedi. Ertesi gün, Paşa’nın arabası tozu dumana katarak tırmandı Çankaya yokuşunu… Patikanın sonunda kartal yuvası gibi bir bağ evi kuruluydu. Bahçesi büyük söğütlerle çevriliydi. Alt kattaki salonun ortasında da küçük mermer havuz vardı. Tıpkı “Manastır’ın ortasındaki havuz” gibi… Fikriye hanım bayılmıştı. Burayı Paşası için dayayıp döşeyecek ve M. Kemal’e yaraşır bir ev haline getirecektir.
Henüz 25 yaşındaki bir genç kadın için yaşamının en mutlu dönemi başlıyordu artık… Kısa ömrü acılarla dolu geçmiş, ama babasını kaybettikten sonra hep dost evlerinde sığıntı gibi yaşamıştı. İşte şimdi ilk kez kendisine ait bir evi olacaktı. Hem de hayatta en sevdiği insanla, Paşasıyla paylaşacağı bir evi… Çankaya belki ileride bir “Başbakanlık konutu” olacaktı. Kendisi de belki Çankaya’nın ilk First Lady’si.
Ankara’nın kışı yamandı. Dayanamadı soğuğa… Ateşlenip, yatağa düştü, Fikriye. M. Kemal’e belli etmemeye çalışsa da kuru öksürüğü ve solgun yüzü ele verdi onu… Doktor çağırdılar. Sigarayı bırakmasını tembihlediler. Öyle günler yaşıyordular ki, gözü hastalık filan görmüyordu, Fikriye’nin . Büyük taarruz arifesindeydiler ve Paşa M. Kemal cepheye gitmek üzereydi.
6 Mart 1922 gecesi saat 23:00’de Gazi M. Kemal Ankara’dan Batı Cephesi’ne hareket etti. Yarın başlayacak büyük taarruzun hazırlıklarını yapacaktı. Aklıda düşman ilerleyişi vardı. Cephe’nin durumu, Meclis’te yükselen muhalefet ve bin bir sorun.
Ya fikriye?
Aklının bir köşesinde de Ankara’da bıraktığı bu hasta genç kadın vardı. Cepheye giderken, köşktekilere Fikriye Hanım’ın sağlık haberlerinin mutlaka kendisine iletilmesini emretmişti. Cephede bile olsa…
Daha sonra 10 Eylül 1922 günü İzmir’e gitti. İzmir yanıyordu. İlk birkaç geceyi Karşıyaka’daki bir köşkte geçirdi ve İşte Gazi’nin yaşamını değiştirecek insan orada ortaya çıktı. Paşa’ya yeni bir ev aranırken gencecik, ufak tefek bir kadın kapıya dayandı. İlle de M. Kemal Paşa’yı görmek istiyordu. Bu yeni kadının adı Latife Hanımdı. Gazi, mor çarşaflı, peçesiz, kahverengi gözlü genç kızda aradığı yeni Türk kadınını bulmuştu. O, bir simgeydi… Kültürlü ve zekiydi. Kendine güvenen bir havası vardı. Etkileyiciydi. Uşakizadelerin kızıydı. İzmir’de kaldığı 20 gün boyunca Latife Hanım, adeta O’nun yaveri olacak, yabancı gazeteleri izleyip, özetleyecek, O’na yemekler,, sofralar hazırlayacak, şerefine davetler verecekti.
Bir gece Göztepe’deki konakta büyük bir davet verildi. M. Kemal kadehini İzmir’in kurtuluşu şerefine kaldırdı. “Kurtuluşa ve kuruluşa” diye bağırdı. Davetten erken ayrılan İsmet Paşa, Halide Edip Hanım’a Latife Hanım’ın nasıl bulduğunu sordu. “Biraz hırslı ve iddialı ama Kemal Paşa’ya da böylesi lazım” diye cevap verdi. M. Kemal’in de artık yuva kurması gerektiğinin kanaatindeydi, İsmet Paşa. Halide Edip biraz da kadınca bir önseziyle Fikriye’nin ne olacağını düşündü. Fikriye o gece M. Kemal’in aklında mıydı bilinmez, ama Ankara’daki Fikriye Hanım’ın aklı kesinlikle İzmir’de, 20 gündür haber alamadığı Paşasındaydı.
2 Ekim günü Fikriye Paşa’sına kavuşmuştu. Artık dertli günler geride kalmıştı, zafere erişilmişti. Mutlu günler başlayacaktı. Daha doğrusu başlamalıydı Fikri’ye için, ama sanki tuhaflık vardı. Paşa, o eski Paşa değilmiş gibiydi. Değişmiş, uzaklaşmış sanki kendisinden… Nedenini çözemiyordu bir türlü… Hastalığı da iyiden iyiye azmıştı. Acaba bu yüzden mi soğumuştu Paşa’sı birdenbire…
Fikri’ye hastalığını artık tam anlamıyla söylemişti. İyileşmesi için M. Kemal yurtdışına tedaviye göndermek istediğini söyledi. Vücudu gerçekten bitap düşmüş, öksürük nöbetlerinden tükenmiş olsa da O’ndan ayrılmak, hem de onca sıkıntıyı çektikten sonra, tam mutluluğu yakalamışken O’nu bırakıp gitmek. Hiç istemiyordu. Gitmek için direndi… Ama nafileydi… Sonunda ısrar edince razı oldu. Önce Paris’te üst-baş alıp, sonra Münih’e gidip sanatoryumda tedavi görecekti.
Fikri’ye Hanım böylece Gazi’nin hayatından çekiliverdi. M. Kemal, O’nu uğurladıktan sonra annesi Zübeyde Hanım’ı, İzmir’e gelin adayını görmeye yolladı. O günlerde bir yemekte M. Kemal’e evlilik konusundaki fikirleri soruldu. Kemal “Ben sadece evlenmiş olmak için evlenmek istemiyorum. Vatanımızda yeni bir aile hayatı yaratmak için önce kendim örnek olmalıydım. Kadın öyle umacı gibi kalır mı?” diye cevapladı ve bu gezinin son durağı olan İzmir’de evleneceğini doğruladı.
“Latife Hanım güzel mi” diye bir soru geldi Paşa’ya.
“Hanımefendi, çok güzel olsa zaten ben almazdım. Ben kıskanç bir erkeğim. Zekâsını, bilgisini, terbiyesini beğendim” dedi.
“Paşa Hazretleri… Hiç sevdiniz mi?” dedi ortalardan birisi.
“Sevmek?.... Vakit bulabildik mi?... Bir ömür çeşitli uğraşların içinde geçti. Dağda, bayırda kurulmuş çadırlarda, karargâhlarda insan sevmeye vakit mi bulabilir? Ama… biz de insanız. Bizim de çarpan bir yüreğimiz var. Askeriz diye mi kuşkuya düştünüz yoksa?” diye söyledi.
Düğün günü gelmişti. İzmir kadısı çağrıldı düğün için, ama şaşırmıştı. Çünkü dini nikahlar perşembeleri kıyılırdı, ama günlerden pazartesiydi ve kadınlı erkekli gruplar vardı. Nikahın başlamasını bekliyordular. Bu, Türkiye’nin ilk alafranga nikahı olacaktı. Az sonra 23 yaşındaki bu genç kız, 42 yaşındaki, Türkiye’nin en kudretli adamıyla evlenecekti.
Bu evlilik o hafta bütün Avrupa basınına haber oldu. Film ekipleri yeni evli çiftin görüntülerini çekip yayınladılar.
Her şey güzel de Fikriye’ ye ne oldu?
Ne mi oldu? Münih’te gazeteleri görünce beyninden vurulmuşa döndü. Feryat figan ağlarken doktorlar yetişti ve yatıştırdılar. Kendine gelince hemen Türkiye’ye dönmeye karar verdi. Doktorlar, konsolos karşı çıksa da kimseyi dinlemedi. Paris’ten aldığı frakı ve sedef kakmalı silahı bavuluna yerleştirip yola koyuldu.
Yol boyunca o gazetedeki fotoğraftaydı gözü. Çankaya’da çekilmiş fotoğrafları… Elleriyle astığı kilimler hâlâ duvarda duruyordu. Ve yıllar sonra bir kez daha uzaklardan Ankara’ya, Paşa’sına gidiyordu.
İstanbul’da akrabaları karşıladı Fikriye’yi. İçişleri Bakanı Adnan Bey bu haberi telgrafla M. Kemal’e yolladı. M. Kemal O’nun izni olmadan Münih’ten ayrıldığı için Ankara’ya gelmemesini emretti.
Fikriye Hanım geliyordu…
Hem de M. Kemal’in “durdurun” emrine rağmen… Tüm engelleri, peşindekileri atlatarak Ankara’ya varmıştı. Birkaç saat sonra kendi elleriyle dayayıp döşediği Çankaya Köşkü’ndeydi. O sırada M. Kemal ve Latife Hanım kahvaltı yapıyordu hoş sohbet eşliğinde. Birkaç dakika sonra Ali Çavuş Fikriye’nin geldiğini söyledi. İkisi de güçlükle nefes almaya başladı bir an. Rahatsız oldular ilk önce, ama sonra toparlandılar. M. Kemal ve eşi Latife Hanım bu zor karşılaşma için aşağı inme hazırlığı yaparlarken, Fikriye, alt katta bizzat dayayıp döşediği Köşk’e bakıyordu yabancı gözlerle… O canım Köşk’te kendi izini taşıyana ne varsa adeta silinip gitmişti. Merdivenin yanındaki fotoğrafı da kaldırılmıştı.
Sonra hiçbir şey olmamış gibi sohbet ettiler. Latife Hanım da ikramlarda bulunuyordu, misafirmiş gibi. Keçiören’de bağımsız bir ev hazırlayacağını söyledi M. Kemal ve bunu duyunca Fikriye için bu ikinci sürgün demekti. M. Kemal Fikriye’ye ters muamele etmek istemiyordu, ama Latife Hanım’ın gizli öfkesini hissediyordu. Artık sabrı kalmamıştı. Fikriye’nin bu evde kalması onu huzursuz ediyordu. Bir gün onun odasının önünden geçerken Ali Çavuş’a “Keçiören’deki evi halen daha bitmedi mi? Bittiyse niye burada? Niye gitmiyor?” diye söylendi. Yaptığının çirkin bir yanlış olduğunu biliyordu. Bunları daha fazla duymamak için kulaklarını tıkamış ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu Fikriye. Hayatta en sevdiği şeyi kaybetmişti. Artık Çankaya’dan hem elini, hem yüreğini çekmek zorundaydı. Çekildi. O günden sonra ne yaptığı tam bilinmiyordu. Tam bir bunalım halindeydi, eskisi gibi kalabalık çevresi yoktu. Bilinen; artık ölümün çok yakında olduğunu hissettiği günlerden birinde Çankaya sırtlarına tırmandığı… Derler ki, ilk ziyaretinde trende bavulunu kaybetmiş, bu yüzden de Paris’ten aziz paşası için aldığı smokini ve sedef kakmalı tabancayı vermemiştir. Kısa bir süre sonra, hem hediyelerini vermek, hem de son bir kez veda etmek için köşk’ün kapısını çalar. Yine evine gider gibi gitmiştir. Randevusuzdur. Kapıda tanımadığı yeni yaverlerce karşılanır. Kimliği sorulur. Randevusu olup olmadığı araştırılır. Fikriye olduğunu söyler. Paşasına geldiğini anlatır, ama yaverler acımasızdır. Direnir, ama kapılar açılmaz. Kendi köşküne giremez, Paşasıyla vedalaşamaz. Hediye getirdiği smokin ve tabancayla kapının önünde bulur kendini. Fayton Köşk kapısında O’nu beklemektedir. Gözyaşları içinde faytona biner. Atlar Çankaya’dan uzaklaştıkça, o da yaşamla bağlarının birer birer koptuğunu hisseder. Bir devrime tanıklık ettiği o dönem, elleriyle kurduğu bu köşk ve uğruna ölümü göze aldığı adam birer acı hatıradır artık.
Yaşam onlarsız anlamsızdır.
Bu deli yürek dursa daha iyidir.
Dönüp son kez Çankaya Köşkü’ne bakar… Çantasında sakladığı sedef kakma saplı tabancayı çıkarır.
Yüreğine sıkar…
Sonra ne mi? oldu dersiniz M. Kemal arada eşine Fikriye diye seslenebildi. Araları iyice açıldı. Kavga çıkartıp evi terk etti. Latife Hanım’ın kıskançlık krizleri M. Kemal’in sabrını taşırdı ve boşanma kararı aldılar. Bu kez ne kadı vardı ne de mahkeme… Alafranga evlendiler, alaturka boşandılar. Fikriye Hanım o gün ağır yaralı olarak kanlar içinde Numune Hastanesine kaldırıldı. Doktor 10 gün kurtarmak için çabaladı. Fikriye de ölmek istiyordu. 10 gün sonra hayata acı bir şekilde veda etti. Naşı Ulus yakınlarındaki Etnografya Müzesi’nin bulunduğu yerdeki mezarlığa defnedildi. Yıllar sonra M. Kemal öldüğünde O’nun naşı aynı yere getirildi. Bu gün orada M. Kemal Atatürk’ün at üzerinde dev bir heykeli yükselmektedir.
Not:Can DÜNDAR'ın kitabı olan "Gölgedekiler"den uyarlanmıştır.